Short Story
Evin Yolu
YAZAR: PHILLIP VARGAS

Evin Yolu

YAZAR: PHILLIP VARGAS

Başlamak İçin Kaydır

Evin Yolu
YAZAR: PHILLIP VARGAS

Lucian ulu bir banyan ağacının gölgesindeki tepeye oturdu ve aşağıdaki vadiyi taradı. Kadim çifte tabancalarını tutuyordu. Parmaklarını bronz kaplı metal işlemelerin üstünde gezdirdi. Kara Sis yeşil ovalara yayılarak yoluna çıkan her şeyi yutuyordu. Harrowing adaya birkaç saat önce ulaşmıştı.

Karanlığın içinde sayısız meşalenin ışığı hareket ediyordu. Bölgeyi, sürüklenerek gelen sis bulutları sarmıştı. Ateşler teker teker azalarak söndü. Ölenlerin çığlıklarının duyulması için fazla uzaktaydılar.

Hâlâ kuvvetle parlayan tek bir ışık kalmıştı. Soluk yeşil parlama Kara Sis'in içinde rahatlıkla süzülüyor, görünüşe göre Sis’in boğucu dumanlarından etkilenmiyordu. Habis ruhlardan yayılan yozlaşmış alevlerin ışığıydı bu. Lucian'ın kalbi bu manzara karşısında hızlandı ve vücudunu ateş bastı.

Gevşek çakıllar üzerinde düşmeme mücadelesi vererek aşağıdaki havzaya ulaşana kadar yokuş aşağı koştu. Uzun otların arasında bir ceset vardı. Kollarını kendi omuzlarına sımsıkı sarmıştı, gözleri fal taşı gibi açıktı. Simsiyah bilyelere benzeyen gözleri, aysız gökyüzüne bakakalmıştı. Lucian harekete geçip amansız takibine devam etti.

Beşinci cesetle de karşılaşınca duraksadı. Yaşlı adamın suratı acı içinde buruşmuştu. Cüppesi paramparçaydı. Derisi yüzülmüştü. Lucian tırpanın açtığı bu yaraları nerede görse tanırdı.

Yolunu değiştirdi. Cesetlerden oluşan iz onu dik bir yokuşun başlangıcına götürdü. Sık çalılıkların içinden geçerek yokuşu güçlükle tırmandı. Uzaktaki tepenin zirvesine varmadan çığlıklar kulağına ulaştı.

Kara Sis açıklığa yayılıyordu. O dalgalanıp hareket ederken, koyu pusun içinde garip biçimler kımıldıyordu. Dehşete düşmüş ada sakinlerinden oluşan bir kalabalık, yüksek uçuruma ve okyanusun sunduğu belirsiz kaçış fırsatına doğru koşuyordu. Sis hepsini yuttu. Zavallı insanların üstüne delirmiş gölgeler indi ve Sis’in içindeki korkunç kükremelere can çekişenlerin çığlıkları eklendi.

Lucian silahlarını dalgalanan bulut kütlesine çevirdi. Sis’in içinden çığlık çığlığa çıkan ifrit sürüsü, hayalet bıçaklarını hazırlayarak ve jilet gibi keskin dişlerle dolu ağızlarını açarak ona doğru hücuma geçti.

Lucian ateşlediği arındırıcı ışık patlamasıyla lanetli ruhları tutuşturdu. Patlama geri savrulmasına sebep oldu. Çizmesinin topuğu kayalığın ucuna kadar gelmişti. Omzunun üstünden bir bakış attı. Aşağıda, karanlıklara gömülmüş çalkantılı deniz, dalgalarıyla taşlı kıyıları dövüyordu.

Acı içinde kıvranan sayısız ruhun seslerinin arasından bir kahkaha duyuldu. Lucian bir anda kendi etrafında dönerek silahlarını yaklaşan Sis’e doğrulttu. Yayılan karaltının içinde bir ışık parladı.

Lucian silahlarından birini kılıfına koydu ve deri ceketinin iç cebine uzandı. Kil el bombasını bulup eline aldı. Avuç içi büyüklüğündeki kovanın pürüzlü yüzeyinde, denendiğini ve çalıştığını gösteren bir işaret vardı. Bilgewater'daki yaşlı silah ustasının haklı olup olmadığını görme vakti gelmişti.

Bombayı geniş bir kavisle fırlattı, zirveye vardığında da silahını ateşledi. Bomba patlayarak etrafa gümüş bir toz bulutu saçtı. Tozlar dönerek havada asılı kaldı ve Kara Sis'i geri iterek ölümcül dumanların içinde bir açıklık oluşturdu.

Açıklıkta Thresh duruyordu. Genç bir kadının tepesinde dikilmişti. Zincirli kancalar etine dalıp ruhunu bedeninden ayırırken, kadın acı içinde inliyordu. Zincirli Gardiyan, parlamaya başlayan fenerini havaya kaldırdı. Kadının cansız bedeni yere yığıldı ve fener yeni mahkûmunu kabul etti.

Hayalet Lucian'a doğru döndü ve sırıttı. “Helia'da seni çok özledik ve mağlup olmaktan sıkıldığını sandık, gölge avcısı.”

Thresh fenerine dokundu. Fener âdeta ona cevap veriyormuşçasına ışık saçtı.

“Baksana, ruhu seni görünce nasıl da parlıyor,” dedi Thresh. “Ona verdiğin umut çektiği acıyı kısa bir süre olsa da unutmasını sağlıyor.”

Lucian'ın gözleri fenere kilitlendi. Gümüş toz, dövme demirden yapılmış hapishanenin koruyucu ışığıyla temasa geçince dağıldı. Lucian tabancalarını kavradı ve bekledi.

“Tabii başarısızlıklarının bir bedeli var,” dedi Thresh gülerek. “Acısını çok daha tatlı bir hale getiriyorlar. Bütün o umutlar, kırılan cam misali paramparça oluyor.”

Lucian'ın aklına Thresh'le en son karşılaştığında olanlar geldi ama bu düşünceyi bastırdı.

“En büyük korkusunun ne olduğunu biliyor musun?” dedi Thresh. “Dünyanın sonu gelene kadar seninle birlikte acı çekmek.”

Fenerin ışığının rengi değişti. Hastalıklı yeşil tonları soluklaştı. Lucian onun uzanıp kendisini sadece hayaletlere ve hatıralara özgü o elle tutulmaz fakat sıcak kucaklamayla kucakladığını hissetti.

Lucian...

Kalbi onun sesini duyduğunda bir anda yumuşadı. Thresh haklıydı. O ne zaman fenere yaklaşsa, Senna varlığını hissedebiliyordu. Kadının uzanabildiği mesafe, Zincirli Gardiyan'a ve onun işkencelerine kafa tutar gibi her karşılaşmalarında artıyordu. Lucian adaya adım atar atmaz birbirlerini sezmişlerdi.

Fener Thresh'in ellerinde sarsılmaya başladı. Yadigârın içinde bir ışık huzmesi dönüyor, hapishanenin duvarlarını zorluyordu. Thresh bu garipliği görmesine rağmen sadece sırıttı. Lucian silahlarını fenerin içinde oluşan fırtınaya doğrulttu. Demir yadigârın saçtığı koruyucu ışık sönmeye başladı.

Tam zamanı, aşkım...

Lucian silahlarını ateşledi.

Işık atışları zayıflayan savunmayı yakıp geçti ve demir fenere şiddetle çarptı. Yadigâr zincirinde çılgınca sallanıyordu. Lucian'ın arındırıcı alevi kadim hapishaneye ilk kez ulaşmıştı.

Thresh öfkeyle haykırarak feneri savurdu.

Kara Sis'ten oluşmuş zehirli filizler fenerin içinde yükseliverdi ve ışık huzmesini boğdu. Dalgalanan gölgeler, âşık olduğu kadının varlığına dair tüm işaretleri ve kaçmaya çalışan sayısız ruhu yuttu. Lucian'dan bir kez daha koparılmıştı, feneri kaplayan karanlığın içinde çığlık atıyordu.

“Hayır!” Lucian da haykırıyordu. “Bırak onu!”

Thresh kahkaha attı. Gülüşü Senna'nın azap dolu çığlıklarına karışan, zalim, alaycı bir uluma gibiydi.

Lucian öfkeyle silahlarını Thresh'e doğru çevirdi. Tüm öfkesini kadim silahlara aktararak hayaleti ateş yağmuruna tuttu.

Atışlar Zincirli Gardiyan'ı çevreledi ve hayalet biçimini arındırıcı alevlerle tutuşturdu. Lucian ileri doğru atılarak ikinci bir yaylım ateşi açtı ama fenerden yeniden yayılan karanlık perdesi atışlarını etkisiz hale getirdi.

Karanlık enerji, Thresh'i yakan alevleri söndürdü. Thresh pis pis sırıttı ve fenerini Lucian'ı tahrik edercesine havaya kaldırdı.

Lucian göğsünde bir ağırlık hissetti. Fenerin savunmalarını aşan atışlar boşa gitmişti. Yere gümüş tozları dökülüyordu. Kara Sis filizleri el bombasının oluşturduğu boşluğun içine sızınca bölge kararmaya başladı. Fırsatı kaçırmıştı ve biricik aşkı hâlâ bir mahkûmdu.

Umudu kalmayan Lucian silahlarını kaldırdı ve Sis’in içine daldı.

Bulanık bir cisim hızla ileri doğru atıldı ve şiddetle Lucian'a çarptı. Zincirli kanca onu açıklığın öte ucuna savurmuştu. Yere sertçe çarptı, sivri çakılların üstünde yuvarlandı ve sonunda altındaki toprağın yerini boşluk aldı. Hızla okyanusa düşüyordu.

2

Bir kahkaha duyuluyor... Zincirler taşın üstünde sürükleniyor... Yoğun sisin içinde yankılanıyor... Her zaman geç dönüyor... Tabancasını ateşlemek için kaldırıyor... Alevler ortaya çıkmıyor... Cephanesi bitmiş... Biriciği orada duruyor... Onun ve kancanın arasında...

Gözlerini şaşkınlık bürüyor... Mürekkep karası bir karanlık... Artık çığlık atıyor... Tüm vücudu kıvrılıp bükülüyor... Yere yığılıyor... Ruhu vücudunu terk ediyor... Kafasının içindeki o tiz çığlık... Ona kaçması için yalvarıyor.

3

Lucian bir anda doğruldu ve böğrünü tuttu. Acı göğüs kafesinin tamamını kapladı. Ot minderin üstüne geri uzandı ve kesik kesik nefes almaya başladı. Ahşap kirişlere ve sıvalı tavana bakarak nerede olduğunu anlamaya çalıştı.

Senna'nın çığlıkları zihninde yankılanıyordu. Onu yine hayal kırıklığına uğratmıştı. Ve şimdi en baştan başlamak zorundaydı.

Kaburgalarına sıkıca sarılı sargıyı kontrol etti ve altında koyu renkli bir morluğun saklandığını gördü. Bölge en ufak dokunuşunda bile acıyordu.

Göğsünde merheme bulanmış yapraklar vardı. Nemli yaprakları teker teker soydu. Zincirli kancanın etine değdiği yerde oluşan morarmış yaralar ortaya çıktı.

Lucian yana döndü, dirseğinden destek alarak doğruldu. Panjurun tahtaları arasından sızan güneş ışığı, loş odanın köşesinde duran büyük ahşap sandığı aydınlatıyordu. Sandığın üstünde, su mermerinden oyma bir kaplumbağayla dün konduğu belli bir sürü çiçeğin durduğu bir sunak vardı. Deri ceketi ve yeleği minderin yanındaki küçük masanın üstünde katlanmış halde duruyordu. Kadim tabancalarıysa kıyafetlerinin üstündeydi.

Lucian'ın titreyen eli, silahlarına uzandı. İlk olarak onun silahını inceledi. Onun yıllar önce öğrettiği gibi, yontulmuş taşı ve bronz işlemeleri gözden geçirdi. Parmakları taşın üstünde açılmış derin bir çatlağı buldu. Ionia'da geçirdikleri zamandan kalma bir hediye. Gülümsedi ve kendi tabancasına göz atmaya koyuldu. Silahın metal çerçevesi biraz gevşemişti. Hasar yeniydi ve bir an önce tamir edilmesi gerekiyordu.

İnleyerek ayağa kalktı ve silahlarını kılıfına yerleştirdi. Daha sonra ellerini tabanca kabzalarına yerleştirerek yüksekliği ve eğimini ölçtü. Silahlar biraz eğri duruyordu. Duruşlarını ayarladı ve tekrar kontrol etti. Tatmin olan Lucian yeleğini alıp yavaş yavaş giydi. Sonra da uzun, kuyruklu ceketini üstüne geçirdi.

Pencereye doğru ilerledi ve ahşap panjuru açtı. Dışarıdan güneş ışığıyla birlikte belli belirsiz, hafif ağlama sesleri de geliyordu. Pencerenin sağladığı dar açıdan, dolambaçlı bir nehir ve bitkilerden başka pek bir şey görünmüyordu. Sabah olmuş, Harrowing sona ermişti.

Thresh kilometrelerce uzakta olmalıydı.

Lucian uskunasına dönmeli ve tekrar ava başlamalıydı. Odaya son bir bakış attı ve kapıya doğru ilerledi.

Evin dışında bir düzine ceset vardı.

Genç bir kadın ölülerin arasında oturuyor ve yaşlı bir adamın vücudunu ıslak bezle yavaşça temizliyordu. Şişmiş badem gözleriyle Lucian'a baktı.

“Dinlenmen gerek,” dedi kadın.

“İyiyim ben. Beni tedavi eden sen miydin?”

Kadın kafasıyla onayladı. “Adım Mira,” dedi. “Seni koyun yakınlarında bulduk.”

“Ne zaman buldunuz?”

“Şafaktan hemen sonra, babamı ararken.”

Lucian, kadının ayaklarının dibindeki yaşlı adama baktı.

Kadın kafasını salladı, can sıkkınlığı gözlerinden anlaşılıyordu.

“Hayır, babam bu değil,” dedi. “Gidip onu aramalıyım ama sayımız yeterli değil.”

Kadın temiz bir bez aldı. “Biraz toparlandıysan yardımın çok makbule geçer.”

Lucian cesetlere baktı. Yeni kesilmiş yapraklardan yapılma yatakların üstündeydiler. Bazılarının gözleri hâlâ açıktı. Hiçliğe bakan simsiyah bilyeler gibiydi gözleri.

Lucian arkasını döndü. “Yakınları aramalı.”

Daha fazlasını söylemek istiyor gibi duruyordu ama köyün diğer tarafında bir kargaşa koptu. Daha fazla ceset taşıyan bir öküz arabasının etrafında kalabalık toplanmıştı. Mira birkaç saniyeliğine yeni gelenleri izledi, sonra da aceleyle kalabalığa doğru koştu.

İnsanlar köyün çeşitli yerlerinden toplanırken, Lucian uzaktan Mira'yı takıp etti. Bazıları telaşlıydı, bazılarıysa taştan yolda yavaş yavaş ilerliyordu.

Hayatta kalanlardan oluşan kalabalık genç bir adamın etrafında toplandı. Elinde ağır bir yürüyüş değneği vardı ve öfkeli el hareketleriyle konuşuyordu. “Bunu yapamazlar! Ne hakla böyle bir şeye cüret ederler!” diye bağırarak değneğini yere vuruyordu.

“Ne oldu?” diye sordu Mira.

“Naktular ölüleri yakıyor!”

Kalabalığın büyük bir kısmı genç adamın protestosuna katıldı. Fakat bazı köylüler kederle yere çöktü.

“Onlar kim?” diye sordu Lucian.

“Adanın batı bölgesinde yaşayan, ateşe tapan bir kabile.” diye cevapladı Mira.

Kalabalığın içindeki yaşlı bir adam, “Onun ruhunu yakacaklar,” diye haykırdı. “Atalarımız için geriye hiçbir şey kalmayacak.” Lucian, Mira'nın bakışlarındaki korkuyu görebiliyordu.

Mira öküz arabasına doğru koşarak üst üste yığılmış cesetlere bakınmaya başladı. Aralarında birkaç tane yaşlı kadın vardı ama çoğu genç adamlar ve küçük çocuklardan oluşuyordu. Babası aralarında değildi. Yüzü kâğıt gibi bembeyaz olan Mira geri çekildi.

Yaşlı adam acı içinde hıçkırarak ağlıyor ve elleriyle suratını kapatıyordu. Mira adama yaklaştı ve ona sarıldı. Kulağına adamı biraz da olsa sakinleştiren bir şeyler fısıldadı.

Daha sonra köylülere doğru döndü. “Ailelerimizi bulmalıyız,” dedi. “Başka nereye bakabiliriz ki?”

Kalabalık tartışırken Lucian kenardan olanları izliyordu. Birkaç öneri geldi ve hepsini geçersiz kılan gerekçeler sunuldu. Çok fazla kayıp vardı ve hayatta kalanların sayısı yeterli değildi. Mira susmuştu. Yüzünden ümitsizlik okunuyordu.

Lucian öne çıktı. “Diğer cesetleri nerede bulabileceğinizi biliyorum.”

4

Yalnız tepe, gün ışığının altında sessizdi. Fırtına durulmuştu. Geriye sadece söğütlerin ve çalıların arasındaki cesetler kalmıştı.

Mira'yla köyünün halkı kayalığa dağılıp cesetlerin arasında gezinmeye başladı. Kısa süre sonra hemen herkes arkadaşlarının ve yakınlarının başında dikiliyordu. Değnekli genç adam çakılların üstünde yüzüstü yatan bir kadının yanına çöktü. Öfkesinin yerini keder aldı.

Lucian, Mira'ya doğru döndü. Yaşlı bir kadının yanına eğilip kulağına bir şeyler fısıldıyordu. Belki de dua ediyordu. Lucian anlayamadı.

Mira kafasını kaldırıp Lucian'a baktı. “Burada değil,” dedi.

Lucian gözlerini cesetlerle dolu tepeye dikti. Göğsüne bir ağırlık çöktü. O, köylüleri kurtarabilirdi. En azından denerdi. İyiliği inatçıydı, yardıma ihtiyacı olanları geride bırakmasına izin vermezdi.

Mira ayağa kalktı. “Onu eve götürmeliyim,” dedi.

Lucian eğildi ve nazikçe yaşlı kadını kaldırdı. Kollarında narin ve kırılgandı. Onu arabaya taşıdı ve tahtaların üstüne yapraklardan yapılmış yatağa dikkatlice bıraktı. Bir anlığına duraksadı. Sonra diğerlerine yardım etmeye gitti.

İş bittiğinde öğle vaktini geçiyordu. Toplanan ölülerin sayısı o kadar fazlaydı ki arabadan neredeyse döküleceklerdi. Lucian ve Mira son cesetleri de arabaya yüklerken birkaç köylü de onları halatlarla sabit hale getirdi.

Lucian geri çekildi ve böğrünü tuttu. Zonklayan ağrı sırtına yayılmıştı. Çok fazla iş yapmıştı. Ama bu kadarı bile yeterli değildi. Bitkin düşen Lucian uçurumun kenarına oturdu ve denizi izledi. Sabah sıcağında ter dökmüştü.

“Kaburgaların nasıl?”

“İyidir.”

Mira yanına oturdu ve elindeki suyla dolu testiyi uzattı.

Lucian testiyi elinde tartarak, “Çok bir şey kalmamış,” dedi.

“Benden daha çok ihtiyacın var.”

Lucian testiyi yere bıraktı, ayağa kalkıp ağır, uzun ceketini çıkarttı. Okyanus esintisi onu serinletti. Geri oturdu, yavaşça suyu içti ve boş testinin kapağını kapattı.

Mira uzun bir süre boyunca okyanusu izledi ve tek bir kelime dahi etmedi. Uzaklarda deniz kaplumbağaları nefes almak için yüzeye çıkıp derinliklere geri döndü.

“Nasıl olduğunu gördün mü?” diye sordu Mira.

“Onları bulduğumda iş işten geçmişti.”

Mira, Lucian'ın tabancalarına baktı. “Ama daha önce gördün, değil mi?”

Lucian kafasıyla onayladı.

“Tam olarak nasıl...”

“Ağzımdan çıkacak hiçbir söz, babanı bulmana yardım etmeyecek.”

Mira başını salladı ve kafasını eğdi.

Lucian dalgaların kayalara çarpmasını izledi. Her bir gelgitte sular daha da yükseliyordu. Yakında deniz kabaracaktı ve yolculuğuna devam edebilecekti. Testiyi Mira'ya uzattı, bir kez daha ayağa kalktı ve paltosunu giydi.

“Limana giden en kısa yol hangisi?”

Mira tepenin batıya bakan bayırına doğru döndü ve bir grup adamın yaklaştığını fark etti. Siyah cüppeler giyiyorlardı. Elinde tahta bir sopaya bağlanmış obsidiyen kayadan yapılma bir gürz taşıyan bir rahibi takip ediyorlardı.

“Burada kal,” dedi Mira.

Lucian bir şey söylemeden, birkaç adım geriden Mira'yı takip etti.

Değnekli genç adam gruba doğru koştu. Birkaç köylü ona katılıp grubun önünü kesti.

“Nehrin doğusundasınız,” dedi adam.

“Ölülerin yolunu aydınlatmak için buradayız, ” dedi rahip.

Gruba yaklaşan Mira, “Bizim geleneklerimiz böyle değil,” dedi.

Rahip kahkaha attı. “Peki dirildiklerinde onlarla kim savaşacak? Siz mi?”

Genç adam değneğini sıktı. “Eşimi yakmana izin vereceğimi mi sanıyorsun, külyiyen?” dedi öfkeyle.

Rahip kaşlarını çattı ve adamlarına sert bir bakış attı. Lucian adamın parmak uçlarının hafifçe ağır gürze dokunduğunu gördü. Yılların deneyimiyle bunu bilinçsizce yapıyordu. Adam, gence haddini bildirmeye hevesliydi.

Lucian öne çıktı. “Ölüler dirilmez,” dedi. “Düzgün gömüldükleri sürece...”

Rahip, gözleriyle Lucian'ı baştan aşağı taradı.

Lucian karşılık olarak kafasını öne eğdi. Sonra aniden ağırlığını diğer bacağına verip tek bir hamlede deri ceketini araladı ve elini tabancısının kabzasının üstüne yerleştirdi.

Rahip önce kadim silahlara, sonra tekrar Lucian'ın gözlerinin içine baktı.

Lucian, rahibin dik bakışlarına karşılık verdi ve bir sonraki hamlesini beklemeye koyuldu. Hatta ona saldırmasını istiyordu.

Mira kollarını yana açarak aralarına girdi.

“Durun,” dedi. “Yeterince perişanız.”

Naktu rahibe ve onun adamlarına doğru döndü. “Tek bir ada. İki halk. Her zaman böyleydi. Sadece kendi kayıplarımızı, kendi geleneklerimize göre gömmek istiyoruz.”

Herkes rahibe baktı ama adam, Mira'nın teklifini düşünürken bile gözlerini Lucian'ın üstünden ayırmadı. Herkes rahibin yanıtını bekliyordu.

“Kayıplarınızı toplayabilirsiniz,” dedi. “Nehrin doğusu.”

Kalabalık duruldu ve herkes geri çekildi. Sadece Lucian ve Naktu rahibi yerinden kıpırdamadı. İkisi de karşı tarafın hareket etmesini bekliyordu.

“İnsanlar ölülerini istedikleri gibi gömebilmeli,” dedi Lucian.

“Öncelikle onları bulmamız lazım ve bunu savaşırken yapamayız,” dedi Mira.

Lucian sessizliğini korudu. Parmak uçlarını tabancasının bronz kaplı işlemeleri üstünde gezdirdi.

Mira elini yavaşça Lucian'ın omzuna koydu. “Lütfen... Burada bizim misafirimizsin.”

Lucian başıyla onayladı. “Peki. Sizin ölüleriniz. Sizin kararınız,” diyerek elini tabancasından uzaklaştırdı. “Limana giden en kısa yol batı patikasıydı, değil mi?”

Mira derin derin iç çekerek, “Evet,” dedi. Sanki daha fazlasını söylemek istiyordu ama başını öne eğmekle yetindi.

Lucian arkasını dönüp uzaklaşmadan önce, “Umarım babanı bulabilirsin,” dedi.

5

Liman, korunaklı bir koy içindeydi. Yalnız bir gemi filosu suda hafif hafif inip kalkıyordu. Lucian'ın uskunası, yükünü boşaltmamış ve ağları çürümüş balıklarla dolu uzaktaki teknelerin arasında demirliydi.

Lucian iskele boyunca yürürken, gemisinin hemen yanındaki balıkçı teknesinin ağındaki kokuşmuş avı afiyetle midesine indiren sayısız böceğin vızıldamasını duydu. Bu onun üçüncü teknesiydi. Diğerleri deneyimsizliği yüzünden denizin dibini boylamıştı. Yelken kullanmayı öğrenmek zordu fakat gemi kaptanlarını Kara Sis'i kovalamaya ikna etmekten çok daha kolaydı.

Uskunasına bindi ve malzemelerini kontrol etmek için güvertenin altına indi. Bir usturlap raftan düşmüştü ama onun dışında her şey yerli yerindeydi. Aleti yerine koydu ve yatağına oturdu.

Duvarlarda ve tavanda dünyanın dört bir köşesine ait yer ve deniz haritaları asılıydı. Hepsi su derinlikleri, gelgit dalgaları ve deniz tabanı özellikleriyle işaretliydi.

Harrowing'i aylardır takip ediyordu. Son yolculuğu Raikkon'da başlamış ve onu güneyde yer alan Sudaro'ya götürmüştü. Bu macerası, koskoca okyanusu geçerek Kara Sis'in izini lanetli adaların kıyısında kaybetmesiyle sonuçlanmıştı. Daha sonra gündoğusu rüzgârları onu Yılankavi Nehri'nin deltasına sürüklemişti. Burada fırtınayı yakalamayı başardı.

Deltadaki bir sürü adadan birinin yerin işaretlemek için haritaya bir raptiye taktı. Sonra raptiyeye bir parça ip takıp ipi Gölge Adalar'a koyduğu işarete uzattı. O raptiyede kuzeye, Ionia'da bulunan Sudaro'ya doğru uzanan başka bir ip vardı. Haritaya takılmış düzinelerce raptiye son birkaç yılın yolculuklarını tasvir eden bir işleme oluşturuyordu.

Lucian çizelgelere bakıp bir düzen görmeye çalıştı ama karşısında sadece Valoran'ın her yerine yayılmış başarısızlıkları duruyordu. Onu kurtarmak için yaptığı tüm denemeleri ve neden beceremediğini düşünmeye başladı. Thresh'i ve boş yere harcadığı kendi öfkesini düşününce boğazı sıkıştı.

Senna'nın çığlıkları zihninde yankılandı.

Gözlerini kapadı, onu çiğneyip geçecek gibi olan umutsuzluğu kulağında sadece kendi kalp atışları kalana dek bastırdı. Kararlılığını tekrar toplamış olarak haritaların başına dönüp çalışmaya başladı.

Yeni rotasını çizmeyi bitirip yelken açmaya hazır hale geldiğinde kum saatinde bir tutam kum kalmıştı. Hazırlık süresi kısalıyordu ama hassas ölçümler yapmakta hâlâ zorlanıyordu. Kara Sis rüzgâra hesap vermiyordu.

Ranzasından kalkıp kaburgalarındaki sargıyı düzeltti. Baştaki acı, sabit bir ağrıya dönüşmüştü. Bundan memnun olarak güverteye çıktı. Ana yelkenin kaldırma halatını çözmeye başladı. Gözünün ucuyla, kıyıda hareketler olduğunu fark etti.

Mira sahildeki kumları araştırıyordu.

Kadının su kabağına benzer bir şeyi eline alışını, bir-iki defa sallayıp tekrar kumların üzerine atışını seyretti. Mira, Lucian'dan tarafa dönüp onu gördü. Lucian sadece başıyla selam verip işine devam etti. Mira bir saniye sonra tekneye doğru yürüyordu. Yaklaşırken kumların üstünden bir boş kabak daha aldı.

Kabağı Lucian'a atarak, “Bunlar kalasa meyvesi,” dedi.

Lucian meyveyi salladı, içindeki meyve suyunun çalkalandığını duydu.

“Babam Venaru'dan dönerken hep bunlardan da getirirdi. Bir günlük falandırlar.”

“Köy halkının gerisi nerede?”

“Çoğu ölülerini hazırlamak için eve gitti,” dedi Mira. “Kimisi de çamur mağaralarına ve lagüne gitti ama fırtına çıktığında babam buraya varacak şekilde yola çıkmıştı.”

“Babanın teknesi limana bağlanmış mı?” diyerek meyveyi kadına iade etti.

Mira başını iki yana sallayıp denize baktı. Alabora olmuş birkaç gemi ve suya batmış yelkenler, koyun sığ sularında mezar taşı gibi duruyordu.

“Belki baban kıyıya ulaşamamıştır.”

Mira elindeki kalasa meyvesine baktı. “Bir başka geminin kaptanını bulduk. Kıyıya vurmuştu. Teknesi ortada yoktu.”

Lucian kıyıya baktı. Sular birkaç saat daha yükselmeyecekti. Yelken halatını hızlı hızlı düğüm atarak sabitledi.

“Nerede? Göstersene.”

Mira önüne düşüp ona sahil boyunca yol gösterdi. Kayalık bir sığlığın etrafını dolaşan kıyıyı takip edip bir mercan kayalığının önünde durdular.

“Kadın kaptanı burada bulduk.”

Lucian kumları inceledi, tek bulduğu deniz kabuğu ve mercan parçaları oldu. Suyu tarayarak enkaz aramaya koyuldu. Sakin deniz ufuk boyu uzanıyordu.

“Baban Venaru'dan mı geliyordu?”

“Bu kadın da babam da oradan geliyordu. Oranın pazarlarında ticaret yaparlardı.”

“Fırtına doğuda patladı. Kadın o yüzden buraya vurmuş olabilir,” dedi Lucian. “Baban limana diğer kaptandan önce mi varırdı, sonra mı?”

Mira, “Sonra,” derken durumu anlamaya başladığı bakışlarından belli oldu.

Genç kadın okyanusa bakıp derin bir nefes aldı, tir tir titreyerek verdi.

“Teknede yalnızdı,” dedi.

Başını eğip dalgaların değdiği sandaletli ayaklarına bakarak uzun bir süre durdu.

“Babam ya kıyıya vurduysa?”

Mira başını kaldırıp batıya baktı. Kıyı şeridi uzun bir süre devam edip adanın kavis yaptığı yerde kayboluyordu. Sorusunun cevabı, Naktu bölgesinin derinliklerindeydi.

6

Çimlerle kaplı kum tepelerinin ve deniz suyunun zamanla oyup kemer haline getirdiği dev kayaların yanından geçerek batıya ilerlediler. Kıyı kısa süre içinde kayalık ve yürünmez bir hal aldı. Volkan patlamasının oluşturduğu bir bayırdan düşe kalka çıkarak okyanusa bakan bir sırt boyunca yürümek zorunda kaldılar. Çok uzaklarında, güneyde bir yontma taş gökyüzüyle buluşmak için suların içinden yükseldi. Bu, Venaru adasının en yüksek noktası olan Elemler Sütunu'ydu.

Mira babasının teknesinden bir ize rastlayabilmek için kıyıyı taradı. Aşağılarındaki kayalara vurmuş deniz aslanı cesetlerini gösterdi sonunda. Martılar sağa sola uçuşarak şişmiş leşleri didikliyordu. Lucian başını sallayıp tek bir söz bile söylemeden devam etti.

İkisi birlikte sırtın zirvesinden bir dağ geçidine geldiler. Daracık vadiden akan nehir denize dökülüyordu. Adanın iki halkı arasındaki doğal sınır burasıydı.

Mira tek bir kelime bile etmeden nehri geçti.

Bir sonraki tepeye tırmandılar. Mira sık çalılar arasından sıyrılarak bayırı kolayca tırmanırken, Lucian yavaş yavaş geride kalmaya başlamıştı. Zar zor aldığı her nefesle kaburgalarındaki ağrı yayılıyordu. Sargıları gevşemiş, onu bayırın yarısında duraklamak zorunda bırakmıştı. Sargıyı sıkıştırıp artan acıdan yüzünü buruşturdu. Derin ve hırıltılı soluklar alıyordu.

Mira'nın tepenin zirvesine ulaşmasını seyretti. Kadın elini gözlerine siper edip kıyıyı taradı. Sonra durdu. Elini ağzına götürüp bir adım geri çekildi.

Lucian çalıların kalın dallarından ve sarmaşıklardan destek alarak gevşek çakıllar üzerinde düşe kalka tırmandı. Mira'nın yanına, tepenin zirvesine çıkıp aşağı baktı. Altlarındaki kayalara kırık bir direk sıkışmıştı. Yelkenden geriye kalan parçalar rüzgârda çırpınıyordu.

Dolanarak uzanıp kum tepelerine ulaşan kıyıyı takip eden bakışları enkazın ötesini inceledi, bir dizi çorak adacığın yanından geçti, sonunda uzaklardaki bir sıra yüksek yamaca takıldı. Orada bir martı sürüsü kıyının üstünde daireler çiziyordu.

7

Ceset, dev bir volkanik kayanın üstünde yatıyordu. Kıyının yalçın kayalarına gök gürültüsü gibi seslerle çarpan dalgalar onu her an denize sürükleyebilirdi. Tek umutları, aşağı neredeyse dikey uzanan bir yamaçtan yapacakları tehlikeli bir inişti.

“Sular yakında yükselir,” dedi Lucian.

Mira yanıt vermedi. Gözlerini babasına dikmişti.

Lucian uzanıp onun koluna dokundu. “Mira,” dedi.

Mira irkildi. Uyku sersemliğinden kurtulur gibi gözlerini kırpıştırdı.

“Tola sarmaşıkları,” dedi. “Sarmaşıklardan ip ve sedye örebiliriz.”

Lucian kadının sarmaşık bulmaya gidişini seyrederken onun bu konuda ne kadar kararlı olduğunu ilk kez tam anlamıyla kavradı. Derin bir nefes alıp peşine takıldı.

Tepenin zirvesindeki çalılıklardan bir öbek ağır sarmaşık topladılar. Lucian sert sarmaşıkları örüp ip yaparken Mira da becerikli elleriyle cesedi taşıyabilecekleri bir sedye dokudu.

Lucian ipi yakındaki bir ağaca bağlayıp asıldı. İp ağırlığını taşıyordu. İşinden memnun, sedyeyi ve ipi aşağı attı.

“Ben ineceğim,” dedi Lucian.

“Ben ineyim. Yıllardır tırmanırım.”

“Tırmanmayı ben de biliyorum.”

“Bana yetişmekte güçlük çekiyordun.”

“Bir şey olmaz.”

Kadın bezginlik ve öfkeyle başını salladı. Kulakları ve yanakları kıpkırmızı olmuştu.

Mira, “Ceset çok ağır,” dedi. “Sedyeye ben yön veririm. Kayalara takılmaz. Ama onu senin yukarı çekmen lazım.”

Lucian aşağı, cesede baktı. Yıllar boyu denizle boğuşmaktan kolları kalın, omuzları genişti. Yüz kiloya yakın, cansız bir beden. Başıyla onaylayıp ipi ona verdi.

Mira yamaca yaklaşıp geri geri, yavaşça kenarına gitti. İpi son bir kere sınadıktan sonra ayaklarının ucuyla yamacın kenarına tutundu. Omzunun üstünden arkasına baktı, sakinleşmek için derin bir nefes alıp aşağı inmeye başladı.

Lucian, Mira'nın ayağını dayayacak yer bulana kadar ipte milim milim ilerlemesini kaygıyla seyrediyordu. Mira bir-iki soluk daha aldı, yine arkasına baktı, hedefini bulup işlemi tekrarladı.

İniş yolunun üçte birini işaretleyen geniş bir çıkıntıya gelene kadar böyle devam etti. Rüzgâr hızlanmıştı, temiz ve serin okyanus havası getiriyordu. Mira kollarını uzatıp sallayarak gevşetti. Sonra Lucian'a baktı, bir işaretle her şeyin yolunda olduğunu bildirdi.

Dinlenince tekrar ipe tutunup yeni bir çıkıntı aradı. Bir süre sonra yukarı bakıp başını iki yana salladı. Aşağıda sağlam bir tutamak yoktu. “Seni yukarı çekebilirim.”

“Daha çekme.”

Mira sağ tarafında kalan kayanın yüzeyini inceledi. Birkaç metre ötedeki dar bir çıkıntıyı gösterdi. Ona ulaşmak için yan yan gitmesi gerekecekti. Lucian başıyla onay verdi, sonra aşağıda kadını bekleyen sığ sulara ve sipsivri kayalara baktı.

Mira ipi koluna dolarken Lucian'ın midesi kasıldı. Kadın sonra koşarak hız alıp yamaçtan tereddütsüz atladı.

Mira kayanın yüzü boyunca sallanıp dar çıkıntıya indi. Ayaklarının altındaki toprak ve kayalar ufalanıp kırıldı. Bedeni bir yana devrildi, en kenarda sendeleyip düştü.

Lucian Mira'nın tutunacak yer bulmak için tekmeler ata ata ipte aşağı kaydığını gördü. Ayaklarından biri gevşek toprağa saplanınca tepetaklak oldu. Salladığı kolları sarmaşıklara dolandı, düşüşü aniden durdu. Kadın acı içinde çığlık attı.

İp çözüldü, Mira kayalara çarpa çarpa suya düştü.

Lucian telaşla ayaklanıp ipi tuttu. Deli gibi aşağı inen bir yol arıyordu ki Mira sonunda yüzeye çıktı.

Kabaran denize resmen tekme tokat karşı koyarak sarp kıyıya çıktı. Yorgunluktan kayaların üstüne yığıldı. Göğsü hızla inip kalkıyordu.

“Aşağı iniyorum!”

Mira titreyen elini kaldırıp ona “gelme” anlamında işaret etti.

Sonunda nefesi duruldu, doğrulup oturdu. Babasının cesedine uzun uzun baktı. Elini uzattı. İhtiyar adamın saçını sevgiyle okşadı. Sonra cesedi çevirdi, başını göğsüne dayayıp ağlamaya başladı.

Lucian başını çevirerek kendi anılarına gömüldü. Kadının kederine tutunarak orada sonsuza kadar kalabileceğini biliyordu.

Bir süre sonra ayağa kalkıp sedyeye uzandı. Lucian, Mira'nın yasını bastırmasını ve babasına karşı son görevini gerçekleştiren bir evlada dönüşmesini izledi. Ölümün kesinliğine ancak böyle hazırlanılabiliyordu. Cesedi yavaşça yan yatırdı, sarmaşıklardan ördüğü sedyeyi altına yerleştirip cesedi üstüne yuvarladı. Yerine sabitleyince Lucian'a yukarı çekmesi için işaret verdi.

Lucian ipe asılıp çekti. O cesedi yukarı alırken Mira da yanından yukarı tırmanıyor, sedyeye yön verip kayalara çarpmasını engelliyordu. Terlemesi ve böğründeki ağrının artıp bıçak gibi saplanmaya başlaması uzun sürmedi.

İpe her asıldığında acısı artıyordu. Vücudunun yan tarafına tamamen yayıldı, sonunda kolları titremeye başladı ve ip elinden kaydı. Sarmaşıklara yapışıp onları kuru bir ağaç gövdesine bağladı.

“İyi misin?”

Lucian zor nefes alarak, “Evet, bir dakika...” diye yanıtladı.

Acısı dindi. Aşağı baktı. Sedye yamacın yarı yolunda havada sallanıyordu. Mira yamaçtan çıkıntı yapan iki kayayı bacakları arasına almış, sedyenin yakınında bekliyordu.

Lucian ipi açıp yavaş yavaş, dikkatlice çalışmaya koyuldu. İpi tekrar yakalayıp çekmeden önce kendini sağlama alıyordu. Kürekçi gibi sabit bir ritim tutturup iyi bir ilerleme kaydetmeye başlamıştı.

Kaburgaları kasıldı, elleri açıldı.

Aşağıdan Mira bağırdı.

İp Lucian'ın ellerinden kayarken silahşor nefes almaya çabaladı. Tutunduğu sert kabuklu sarmaşıklar elini yaktı. Sonunda ipi kavrayıp durdurabildi. Aniden binen ağırlık yüzünden uçurumun kenarına birkaç metre yaklaşmıştı.

Bacaklarını açtı. Çizmelerinin topukları yumuşak toprağa batıp iki hendek açtı. Sonunda kaya kaya durdu. Titreyen kolları ağırlıktan zorlanıyordu. Omuzlarındaki eklemler çıkacak gibi olana kadar çekti. Ama sedye kımıldamıyordu.

Kaburgalarındaki acı yeniden alevlendi, bir kasılma daha geldi. Sarmaşıklardan örülmüş ipi sıkı sıkı tutarken bağlayacak herhangi bir şey aradı. Yoktu. Sadece o vardı.

Ellerine kramp girmeye başlarken denize baktı. Sevdiği ufkun ötesinde bir yerlerde esirdi. Yolculuğu burada sona ererse sözünü tutamayacaktı. Ödeyemeyeceği bir bedeldi bu.

Lucian başını sallayıp ellerini gevşetti. İp birkaç santim kaydı.

Kayar kaymaz da Lucian'ın göğsü sıkıştı. O, ipi asla bırakmazdı. İnadından, aşağıdaki genç kadına sadık kalırdı. Hele de kadıncağız babasını bulmak için o kadar riske girdikten sonra.

Çaresiz kalan, gücü tükenen Lucian tam elleri çözülürken ipi koluna doladı. İp tavşan tuzağı gibi gerilip onu öne çekti. Lucian topuklarını bir kere daha toprağa gömdü ama faydasızdı. Ölünün ağırlığı onu uçuruma doğru çekiyordu.

Aşağıdan kan içinde bir el uzanıp yamacın kenarına yapıştı. Bir saniye sonra Mira kendini yukarı çekip Lucian'ın yanına yuvarlanarak ipi tuttu. Birlikte cesedi yukarı çekip çıkardılar.

8

Hava karardıktan kısa süre sonra ateşleri gördüler. Sedyeyi sürükleyerek kayalığın tepesinden indirirken vadide düzinelerce ateşin can bulmasını seyrediyorlardı.

Dinlenmek için bir banyan ağacının dalları altında durdular. Lucian oturup berelenmiş kaburgalarını inceledi, yeni sarılmış sargılarını düzeltti. Mira alevlere baktı. Titreyerek derin bir nefes verdi ve gözlerinin kenarlarını sildi.

“Ellerin,” dedi Lucian.

Kadın sargılı ellerine baktı. Sargıda kırmızı bir nokta belirmişti.

“Bir şeyim yok.”

“Ellerin yine kanıyor. Uzat bir bakayım.”

Mira ellerini uzattı, Lucian sargıları dikkatlice çözdü. Genç kadının ellerindeki ip yanıkları kandan sırılsıklamdı. Mira'yla halkının çektiklerine duyduğu öfkeden tüm vücudu gerildi.

Matarasını açtı, genç kadının ellerindeki patlayan su kabarcıklarından geriye kalan derileri yıkadı. Yeni bir kumaş parçası kesip yaraları bir daha sardı.

“Hem bedeni hem ruhu yakıyorlar. Geriye hiçbir şey kalmıyor,” dedi Mira uzaklardaki ateşi seyrederken. Bakışları sabitti.

Lucian onların inançlarını anlamıyordu ama ölülere verilen sözleri çok iyi anlıyordu.

“Gidelim artık,” dedi.

İkisi de ipin birer ucunu kavrayıp omuzlarına attılar. Aynı anda çekerek ağır sedyeyi harekete geçirip yürümeye koyuldular. Bayırı düşe kalka çıkarlarken mıcır ayaklarının altında çatırdıyordu.

Zirveye ulaşmadan ilahileri duydular.

Lucian Mira'ya eğilmesini işaret edip onu bir çalılığa yöneltti. Sık çalıların sağladığı kamuflajın arkasından vadiyi tarayıp nehir kenarında toplanmış bir grup Naktu gördüler.

Bir ağacın gölgeleri arasında kalıyorlardı ama Lucian rahibi tanımıştı. Adam ağır gürzünü kaldırdı. Obsidiyende parlak kızıl ışıklar yanıp sönmeye başladı. Hafif ışıkta nehrin kenarında, çimenler üzerinde yatmakta olan bir ceset göründü. Ceset bir anda tutuştu.

Cenaze ateşi alevlendikçe Naktuların ilahilerinin sesi de yükseldi. Rahip asasını indirdi. Taşın ışığı söndü. Gruptakiler sustu.

Lucian tabancalarını çekti.

“Ne yapıyorsun?” dedi Mira.

“Bu töreni bitiriyorum.”

Mira başını iki yana salladı. “Bitti zaten.”

Lucian'ın bakışları Mira'ya takılmadı. İlerlemeye başladı. Mira onun kolunu tuttu.

“Neden?” diye sordu yalvaran gözlerle. “Hepsini öldürsen bile yaktıkları kül olarak kalacak.”

Naktular nehir kıyısında ilerleyip başka bir cesedin etrafında toplandı.

“Nehrin doğusuna geçmişler,” dedi Lucian.

“Nerede olduklarının farkındayım!” dedi Mira. Sesi yüksek ve cüretli çıkıyordu. Bir adım geri atıp ellerini kaldırdı. “Sence ben de bir şeyler yapmayı istemiyor muyumdur? Onlar benim halkımdan!”

Babasının yattığı sedyeye baktı. Gözlerine yaşlar doluyordu.

“Ama... yapamam...” dedi titreyen bir sesle. “Babamı eve götürmeliyim. Benim için önemi olan tek şey bu. Naktular da yaptıkları da umurumda değil. Sadece o umurumda.”

Mira yanıt beklemedi. Eğilip sedyenin iplerini aldı, omuzlarına attı. Öne eğildi, cesedi çekmek için uğraşmaya başladı. Sedye sonunda kaba çakıllar üzerinde kaydı ve genç kadın tek başına yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı.

Naktuların ilahileri yeniden yükseldi.

Lucian onların, bir başka cesedin etrafında toplanmasını seyretti. Rahip asasını kaldırıp ateşi yaktı. Lucian'ın içi hiddetle dolmuştu ama kafasında Mira'nın söyledikleri yankılanıyordu. Öfkesi yavaş yavaş azaldı. Geriye sadece yaslı bir kabulleniş kaldı. Silahlarını kınlarına sokup Mira'ya katıldı.

9

Lucian'la Mira köye ulaştığında vakit gece yarısını geçiyordu. Boş eve giderlerken hafif fısıltılar ve uzun uzun bakışlar onları takip etti. Yorgunluktan tükenmişlerdi. Sedyenin iplerini bırakıp kapının önünde oturdular. Yakınlardaki birkaç evde meşaleler yanıyordu ama çoğu sessiz ve karanlıktı.

“Babamı içeri götürelim,” dedi Mira.

Girişteki odada yer açıp cesedi yapraklardan bir yatağa yatırdılar. Mira bir tencereye su doldurdu, ateşi yakıp tencereyi ocak demirlerinin üstüne koydu. Oda sıcacık oldu.

Mira yere, babasının yanına oturdu.

“Bu Lucian babacığım,” dedi. “Seni eve getirmeme yardım etti.”

Bu sözler Lucian'ın içini sıkıştırdı. Tepede bocalamıştı. İşlerini Mira'nın kararlılığı ve inancı sayesinde tamamlayabilmişlerdi.

Genç kadın babasının tuniğinin deniz kabuğundan düğmelerini çözüp yıpranmış, yırtılmış giysinin önünü açtı. Birden hıçkırdı. Adamcağızın kollarında ve göğsünde kararmış yaralar vardı. Mira titreyen elleriyle diğer giysileri çıkarmaya çalıştı. Ama eli gitmedi. Gözleri yaşlardan parıldıyor, uzaklara bakıyordu.

“İstersen ben...” diye teklifte bulundu Lucian.

Mira fısıldayarak “Lütfen,” dedi.

Lucian başını sallayıp cesede baktı. Yaşamının son anları etine kazınmıştı. Ağza alınamayacak kadar büyük dehşetlerin ve azap dolu bir sonun işaretiydiler.

Hatıraları taştı, Lucian kederden boğulacak gibi oldu. Bu düşünceleri bir kenara itip sunabildiği azıcık teselliyi sunmaya odaklandı.

Adamın çizmelerini çıkardı, pantolonunun belindeki ipi açtı. Pantolonu çekip çıkarmaya çalıştı ama deri, deniz suyundan sıkılaşmıştı. Paltosunun iç cebinden bir hançer çıkardı. Mira başıyla onayladı. Lucian bacaklardaki örme dikişleri kesip giysiyi sıyırdı.

Mira ateşteki tencereyi alıp suya kafuru yağı koydu. Dumanla birlikte tatlı bir koku yükseldi.

Ölü vücudu keten bezlerle sildiler. Toprağı, tuzu ve ölülerde görülmesi doğal olan kirleri yavaş yavaş temizlediler. Mira babasının elini tuttu, tırnaklarını özel bir özenle temizledi. İşleri bittiğinde babasına sevgiyle sarıldı. Gözleri ışıltılı bir keder ve hüzün deniziydi.

Mira yan odaya gitti, agatla ve mercanla süslenmiş gümüş bir saç tokası getirdi. Tokayı babasının elleri arasına yerleştirip ellerini de göğsüne koydu.

“Annemindi. Hayatlarını birleştirdikleri gün vermiş ona.”

Lucian'ın gözü sol kılıfındaki yadigâr silaha kaydı. Onun tabancasının bronz kaplı metal işlemeleri kendisininkinden daha zarif ve karmaşıktı.

“Ben daha birinci yazımı göremeden annem öldü,” dedi Mira. “Babam aradan çok fazla vakit geçmiş olmasından korkardı. Fazla yaşlandığı için, zamanı geldiğinde annemin onu tanımayacağından korkardı.”

Mira titredi, hüzünlü bir kahkaha attı. Gözlerinin içi gülerek, “Ben bu düşüncesini hep çok saçma bulmuşumdur,” dedi. “Elbette annem onu tanıyıp evine getirecekti.”

Lucian Kara Sis'e hapis olmuş sayısız ruhu düşündü. Mira'nın babası herhalde onların arasındaydı. Türlü eziyet ve işkence çekiyordu. Ona doğruyu söylemek Lucian'ın içinden gelmedi.

“Sen inancını bozmadın. Tek önemi olan o,” dedi.

Mira uzun süre sustu, sonunda konuştu.

“Sen de Sis’i o yüzden mi kovalıyorsun? Verdiğin bir sözü tutmak için mi?”

Lucian duruşunu değiştirip arkaya yaslandı. “Her şeyimi elimden aldı.”

“Yani intikam peşinde misin?”

Lucian ateşe baktı. “Gözünle gördüğün zaman farklı oluyor...”

Mira babasına baktı.

İkisi de kendi düşüncelerine dalarak derin bir sessizliğe gömüldüler. Ocaktaki ateş çıtırtılarla sessizliği bozdu. Önce Mira konuştu.

“Yanında değildim... Babam neler yaşadı... ölenler neler yaşadı bilmiyorum.” Sesi alçak ve titrekti. “Ama intikam almak onları geri getirmeyecek.”

Gözlerinin kenarlarını kurulayıp ilgisini babasına yöneltti tekrar.

Lucian ellerine baktı. Elleri silahların üstündeydi, parmakları dövme bronza hafif hafif dokunuyordu.

Onu kurtarmaya çalıştığı sayısız seferi ve başarısızlığa uğramasına neden olan tüm sebepleri düşündü. Bütün o yıllar boyunca intikam arzusunun üstünde olduğunu sanmıştı ama Mira'nın söyledikleri zihninde dönüp duruyordu.

Thresh'in kahkahası zihinde yankılanmaya başlayıp her şeyi... hatta onun sesini bile boğdu.

Gözlerini kapatıp onca zaman önce öğrendiği mantraları tekrarlamaya başladı. “Gerekmeyenleri yont. Geriye sadece taş kalsın. Gerekmeyenleri yont. Geriye sadece taş kalsın...”

Ama bu ritüel bile kahkahayı susturup ellerinin titremesini gideremedi. Elleri ağrıyana, kulaklarında sadece kendi kalp atışları kalana dek tabancaları sıkı sıkı tuttu.

Hatıralar sel gibi akıp geldi. Onu yıllar önce kaybettiği andan, başarısızlığa uğrayan son denemesine kadar her şeyi hatırladı. Hepsi zihnine üşüştü. Kör edici ışık çakımları, kulakları sağır eden kükremeler gibiydiler. Kalp atışları hızlandı. Her yürek burkucu çığlığı... her sadistçe gülüşü... ve her hiddet dolu hücumunu hatırladıkça nefesi sıkıştı. Zihni yıllardır aradığı o düzeni sonunda bulmuştu.

Gözleri gerçeğe açılırken göğsü sıkıştı. Öfkesi yüzünden ona tutunuyordu. Bu sayede onun hatırası yaşamaya devam ediyor, kendisi de dipsiz bir çaresizlik kuyusuna düşmekten kurtuluyordu. Öfkeyi bir kenara bırakmak sadakatsizlikti. Ama sevdiğini ebedi istirahate yatırmasına engel olan da öfkeydi. Onu huzura kavuşturacağına söz vermişti ama azabının şiddetini arttırmıştı sadece.

Öldüğü günden beri ona bir faydası olmuyordu.

10

Lucian cenazeyi teknesinin güvertesinden seyretmişti. Mira'yla köy halkı, sevdiklerini oymalı kaplumbağa kabuklarında yapılma tahtırevanlarda taşımıştı. Cenazeler beyaz ketene sıkı sıkı sarılmıştı. Şafak vakti, kumlu kıyıdaki derin bir ortak mezara gömülmüşlerdi.

Mira, “Yeniden doğup denize dönecekler, orada da atalarımız onları evlerine geri yollayacak,” demişti.

Lucian denize açılmaya hazırlandı. Kaldırma halatını çözüp çekti, ana yelkenini açtı. Yelken bezi açılıp rüzgârdan şişti. Halatı kastanyola çengeline bağlarken Mira'nın yaklaştığını gördü. El sallayarak yanına çağırdı.

“Güzel bir törendi,” dedi.

“Teşekkürler,” dedi genç kadın. “Her şey için teşekkürler.”

Lucian başını sallayıp denize baktı. Ufukta uzanan okyanus sakindi.

“Sis’i kovalamaya devam mı?” diye sordu Mira.

Lucian başını iki yana salladı. “Ölülerimi gömeceğim.”

Mira hafifçe gülümsedi. “İşin bittikten sonra dönersin belki. Burada sana yer var.”

“Belki dönerim,” dedi Lucian ama söylediğine inanmıyordu.

Mira'nın kıyıya dönmesini seyretti. Genç kadın olgun bir kabağı alıp bir-iki kere salladı, sonra elinde meyveyle yoluna devam etti. Ağaçlığa ve köyüne giden patikaya ulaşınca arkasını dönüp el salladı.

Lucian da asla dönmeyeceğini bile bile ona el salladı.

Yolculuğunun son ayağı Gölge Adalar olacaktı. Bir raptiyeye, bir parça daha ip germeye gerek yoktu. Öfkesini yontup atacak, sözünü tutacaktı. Tek önemi olan onu istirahat ettirebilmekti. Dünyadaki son işinin bu olacağını için için biliyordu. Sesini son kez duyabilmeyi umuyordu.

Gerçekten şanslıysa, ona evin yolunu sevdiği gösterirdi.