Short Story
Düş Bahçesi
YAZAN: DAVID SLAGLE

Düş Bahçesi

YAZAN: DAVID SLAGLE

Başlamak İçin Kaydır

Düş Bahçesi
YAZAN: DAVID SLAGLE

Çocuk yavaş yavaş ormanın içine giriyor. Bazı yerlerde, yeşil yapraklar gökyüzünü battaniye gibi örttüğünde altına da giriyor. Aa! Hatta köklerin olduğu yerlerde üstüne de çıkıyor sayılır. Takılıp düşme e mi küçük kız? Şimdi de... ormanın içinden geçiyor.

Bana doğru geliyor.

İyk!

Küçük kızın yaşadığı, sayısız insanın toplandığı köyden uzaklaşan yolun ötesinde, gölgeler arasında duruyorum. Kafamın üstündeki ufak gonca bir çalının arkasından çıkıyor. Toynaklarım sinirli sinirli kıpırdanırken toprağı eşeliyor. Ağaç Ana'nın dalını sıkı sıkı göğsüme bastırıyorum. Ağacın kabuğunun tanıdık kıvrımları, büklümleri içimi rahatlatıyor.

Burası güvenli. Ağaçların arası güvenli. Birkaç adım gerileri daha güvenli olabilir tabii.

Bir-birkaç adımcık sadece...

Tepenin yamacını yaşamla dolduran köyde bir sürü insan olmasına rağmen, küçük kız yalnız.

Dalıma iyice sıkı sarılarak yapmam gerekenleri kendime hatırlatıyorum. Artık ileri gitme zamanı Lillia. Bir adımcık. Yaparsın sen bu işi. Bak Ağaç Ana hasta. Küçük kızın düşüne ihtiyacı var. Adım atıyorum. Yani toynağım yerinden azıcık kımıldıyor. Aa. Pek de kımıldamamış. Hadi Lillia, bir daha. Titreyen toynaklarımdan birini daha kaldırıp bu sefer çok korkmaya fırsat bulamadan hemen yere basıyorum.

Ayy. Geriye basmışım.

Küçük kız durduğum yerin pek uzağında olmayan bir ağacın altına oturuyor. Kollarına yatırdığı eski püskü bir bebeğe kapanıp ağladığını duyabilecek kadar yakınındayım.

Gözyaşlarını silecek kimse yok... ama yalnız da sayılmaz. Her şeyin altında yatan, uykudaki gücüyle dalımı titreştiren düşünü hissedebiliyorum.

Dalın ucundan sarkan gonca çocukla düşünü sezince sarsılarak canlanıyor, ışıklar saçıyor. Kafamdaki minik çiçek gibi parlak goncayla dal da Ağaç Ana'dan. Uykuda yatan sihir nasıl onlara çekiliyorsa, onlar da düşlere öyle çekiliyorlar. Goncanın yaprakları arasından pırıltılı polenler sızıyor. Etrafımdaki gölgeler çekiliyor. Işıktan, benden önce kaçıyorlar.

To-toynağım mı görünüyor? İyk!

Ufalan gölgeye sığabilmek için dört bacağımı birden açıp şekilden şekle giriyorum. Dengem bozuluyor, sendeliyorum. Dal da benimle sendelerken pırıltılı gonca bir o yana bir bu yana salınıyor, yaprakların arasından kıza doğru süzülen, toza benzer polen bulutları saçıyor. Sonra tam gölgeler yine hareket ederken kızın beklediği açıklığa paldır küldür çıkıveriyorum.

Elimden tek gelen, dalımın arkasından ona bakmak. Gözümü kırpamıyorum, çok korkuyorum.

Ama küçük kız beni görmüyor. Gözyaşlarını gizlemek için yüzünü bebeğe bastırıyor. Hıçkırıkları sızlanmalara, sızlanmaları iç çekişlere dönüşüyor. Goncanın polenleri yavaş yavaş etrafına çöküyor. Küçük kızın gözleri kapanırken polenler de pırıldıyor. Ağaca yaslanıyor, bebeği elinden düşüyor.

Hâlâ çok korkuyorum, hareket edemiyorum. Bir şey dalın üzerindeki goncadan döne döne çıkıyor. Başımın üstünde dans etmeye başlıyor. Bu eski bir dostum. Ağaç Ana'nın sihirli bahçesinden çıkalı beri benimle gezen minik bir düş. Pırıldayan dostum, küçük kızın içinde uyuklayan diğer düşü sezmiş gibi havada dans ede ede ona doğru gidiyor.

Düş bir o yana bir bu yana süzülürken, “Az kalsın yakalanıyorduk,” diyorum.

Kızın başına değecek gibi oluyor. Arkasında bıraktığı pırıltılardan gıdıklanan kız ağzını şaplatıp burnunu kırıştırıyor. O kadar gürültülü nefes alıyor ki sıçrayıveriyorum. Yere konduğumda yanaklarım kızarmış. Kafamdaki goncanın taçyapraklarına dokunuyorum. Yanaklarım kadar kızarmışlar mıdır ki? Çocuk hâlâ derin uykuda.

Düşü neden çıkmıyor?

Dostum kızın etrafında dönerek diğer düşü çağırmaya çalışıyor. Ama benim dikkatimi yerdeki bebek çekiyor. Kızın eli hâlâ ona uzanırcasına sarkıyor, parmakları sıkı sıkı kapalı.

Ben bahçeden, yani yuvamdan çıkmadan önce sanırdım ki insanlar her gözlerini kapadıklarında, düşlerinde en çok istedikleri şeyleri görürler. Ama artık istedikleri, uzanıp tuttukları şeylerin... onları sadece üzdüğünü biliyorum. Benim en çok istediğim şey, yani düşleri görenlerle tanışmak, Ağaç Ana'yı hasta etti.

Peki ya düşler istediğimiz şeyler değillerse?

Dalımı bırakıyorum. Bu sefer başaracaksın Lillia. Gözlerini uyuyormuş gibi kapat işte. Takılarak ilerleyip kızın yanına çömeliyorum, bebeğini alıyorum.

Ya düşler ihtiyacımız olan şeylerse?

Bebeği kıza uzatmaya başlıyorum. Bu kadar küçük de olsa bir insana yaklaştığım için dikkatliyim. Bebeği göğsünde hissedince içgüdüsel olarak yan dönüp doğruluyor, bebeği kucaklıyor. Kolları minicik de olsa beni de kucaklamaya yetecek kadar uzun. Bebeğe sarılırken beni de kendine doğru çekiyor.

Tam o anda, ikimiz de çiçek açmak için ihtiyaç duyduğumuz şeyi buluyoruz.

Küçük kızın düşü sonunda ışıktan helezonlar halinde dışarı çıkıyor. Arkadaşımla döne döne dans ediyorlar. Orman öylesi bir mucizeyle doluyor ki toynaklarıma kadar her yerimde hissedebiliyorum.

Hoplamak, sıçramak istiyorum!

Düşleri tarif etmek zor. İsmi olmayan renkler gibiler. Bu düşte acaba kıza veda ettiği halde şimdi onu kollarına alan ablasını mı görüyor? Ablasının, zırhını giyip her şeyi geride bırakmadan önceki halinin yerine koyduğu bebeği mi görüyor? Yoksa bunlar çocuğun bebeğini kucaklarken sıkı sıkıya yapıştığı şeyler mi? Düşü daha derin, daha doğru bir şey mi?

“Ablanı özlüyorsun değil mi?” diye fısıldıyorum kulağına. “Onun sevgisine ihtiyacın var.”

Ona bu sevgiyi vermeye, görmeye ve hissetmeye benim de ihtiyacım var. Kollarının arasına kıvrılıyorum. Kafamdaki gonca açarken düş tozları saçılıyor.

İki düş de dalımdaki büyük çiçeğe yerleşiyor. “Düşünü ağaca fısıldayacağım. Unutmayacağım,” diyorum kıza. “Seninle iyi ki tanıştım,” diye ekliyorum.

Umarım rüyası da beni duyar.

Kızdan ayrılıp onu yavaşça yere yatırıyorum. İç çekişleriyle, düşünü hapis tutan her şeyi bırakıyor.

Pek çok ölümlü gibi onun ablası da dönüp küçük kıza onca istediği sevgiyi veremeyebilir. Küçük kızın bu yüzden düş görmesi gerek. Böylece, gözlerini kapatmak aklına geldiği sürece ablasının sevgisi hep yanında olacak ve hiç yalnızlık çekmeyecek.

Düşler de bu yüzden sihirli zaten... bu küçük kız da öyle.

Hapşırıyorum. Kafamın üstündeki goncanın toz-polenleri döne döne dağılıyor. Çocuğun düşünün sihrini, esen rüzgârla Ağaç Ana'ya taşıyorlar.

Açıkta durduğumu fark edince, “Ayy,” diyorum. O mucize hissi tamamen yok olmadan, sıçraya sıçraya ormana giriyorum.

Küçük kız iyice dinlenmiş, esneyerek gözlerini açıyor. Tepesindeki yaprakların arasından güneş sızıyor. Küçük kız hâlâ ormanda olduğuna şaşıyor. Şaşkınlıktan bebeğini düşürüyor. Sonra o bebeği ona kimin verdiğini, anlamının ne olduğunu yavaş yavaş hatırlayıp yerden alıyor.

Bebeği sıkı sıkı tutup açıklıkta koşmaya başlıyor.

“O-ma! O-ma! Ablam geldi mi?” diye sesleniyor büyükannesine. “Demin onu gördüm! Gördüm!”

Kızın küçük silueti gözden yitiyor. Ama arkasında, geçtiği yerlerde, pırıltılı polenler saçan rüya çiçekleri bitiyor.

Çocuk döndüğünde belki bu çiçeklerden birini koparır ve ablasının sevgisinin (elleriyle tutamasa bile) hep çiçek açacağını kalbinde hisseder.