Başlamak İçin Kaydır
Silahlı kafileyi tek kişi bekliyordu. Güneşi arkasına aldığından sadece silueti seçiliyordu. Ağır pelerini ve miğferinin tepesindeki sorguç sıcak, kuru çöl rüzgârında dalgalanıyordu. Uzun mızrağını yanında dik şekilde tutuyordu.
Kafile otuz kişilikti. Çoğu parayla tutulmuş savaşçılardan oluşuyordu. Zincirden, deriden zırhlara bürünmüş; arbaletler, mızraklı baltalar, kılıçlar, hançerler taşıyan, kaba saba, savaşçı kadınlar ve adamlardı bunlar. Tozlu yolda sırtları yük dolu katırların yanında yürüyorlardı ama karşılarında hareketsiz duran savaşçıyı görünce durdular. Küfürleşmeleri, kaba saba şakaları yarıda kesildi.
Keşif kafilesinin koyu renk giysilere bürünmüş lideri, kömür karası bineğini dizginleyip durdururken kaşlarını çattı. Diğerleri uzak ülkelerden gelmişlerdi ama o buraları da, buranın halkını da tanırdı çünkü bir zamanlar onlardan biriydi. Dağlı Rakkorlar arasında büyümüştü ama uzun zaman önce onlara sırt çevirmişti. Yıllar sonra, Kâhin'in dağın tepesindeki tapınağında olduğunu bildiği hazinelerin cazibesine kapılarak geri dönmüştü.
Eski halkının ne kadar yaman savaşçılar olduğunu biliyor ve onlara saygı duyuyordu ama karşılarında tek kişi vardı. Ra'Horaklar bile bu kadarını başaramazdı.
Yine de, kayalığın üstündeki siluet önlerinden çekilmeye yeltenmedi bile.
“Kalbinizde cinayetle gelmişsiniz,” dedi savaşçı. Sesi demir kadar sertti. “Ben bu dağlıyım. Geri dönün yoksa sizi zevkle öldürürüm. Seçim sizin.”
Paralı askerler onunla alay edercesine güldü.
“Defol git deli,” diye bağırdı aralarından biri. “Yoksa kelleni keser, buradan geçtiğimizin hatırası olsun diye bir kazığa dikeriz.”
Kafilenin lideri, “Yurdundan çok uzaktasın arkadaşım,” dedi. “Biz de dağa çıkıyoruz. Kan dökülmesini gerektirecek bir durum yok.”
Yalnız Rakkor savaşçı söylenenlere hiç karşılık vermedi.
“Bizler sadece hacıyız, yolumuz da çok uzun,” dedi kafile lideri. “Hem zaten artık istesek de geri dönemeyiz. Bak, bizi getiren tekneler geri dönüyor.” Arkasını işaret etti.
Kafilenin bir kilometre kadar gerisindeki deniz, batmakta olan güneşin ışıklarıyla ejder pulu gibi parlıyordu. Denizin üstünde yelkenlerini fora etmiş, memleketlerine yapacakları uzun dönüş yolculuğu için burunlarını kuzeye çevirmiş üç kalyon göze çarpıyordu.
Kafile lideri, “Hiçbir kötü niyetimiz yok, yemin ederim,” diye devam etti. “Sadece bilgelik peşindeyiz.”
“Çatal dilin yalan söylüyor yılan,” dedi yalnız savaşçı. “Kâhin'in kanını dökmek istiyorsunuz. Sonunuz da bu yüzden gelecek. Sen bu dağda doğdun, gölgesinde öleceksin.”
Kafile liderinin kaşları daha da çatıldı. Umursamazca omzunu silkerek döndü.
“Göreceğiz,” dedi. “Öldürün.”
Arbaletler bir anda omuzlara kaldırıldı. Hava, atılan oklarla doldu. Ama Rakkor savaşçı yere serilmedi. Tüm oklar şangırtılar çıkararak büyük, yuvarlak kalkanından sekti. Sonra savaşçı ilerlemeye başladı.
Acelesi yok gibiydi. Yılmaz bir kararlılıkla yürüyordu. Güneş hâlâ arkasındaydı, hâlâ bir siluetten ibaretti. Mızrağının ucunu indirip düşmanlarına doğru çevirmişti. Bir ok yaylımı daha geldi. Bir kere daha kalkanıyla hepsini savuşturdu.
Paralı askerlerden ilki dişlerini göstere göstere savaşçıya doğru atıldı. Kesici ağzı tırtıklı olan palasıyla geniş bir yay çizerek onu düşmanının gırtlağına savurmuştu. Savaşçının mızrağı göğsüne gömülünce kadın bir anda olduğu yere yığıldı. Diğer ikisi de ondan uzun dayanamadı. İki adamdan birinin gırtlağında kıpkızıl bir kesik açılmış, diğeri de kırık bir kafatasıyla yere yığılmıştı.
Kafile lideri bel kuşağından, ona özel yapılmış şahane bir tabanca çekerek, “Gebertin şunu!” diye kükredi.
Güneşin önünden bir bulut geçince savaşçıyı daha net gördüler. Zırhına semavi simgeler işlenmişti. Gece göğü laciverti pelerininin parlak kumaşında sanki nokta nokta yıldızlar ışıldıyordu. Miğferinin göz açıklığının gölgelediği gözlerinde de yıldız ışığı pırıldıyordu. Bir anlığına hem zırhı hem de mızrağının ucu ancak ilahi güç denebilecek bir şeyle ışır gibi olunca kafile liderinin içi aniden korkuyla doldu. Bu gücün bahsini çocukluğunda duymuş ama efsane, masal diye çoktan bir kenara atmıştı.
Yalnız savaşçının hareketleri akan su gibiydi. Hiç takılmadan, gereksiz kuvvet harcamadan ve ölümcül bir şekilde savaşıyordu. Mümkün olamayacak kadar, bir insanın olamayacağı kadar hızlıydı. Birkaç paralı asker daha öldü. Dökülen kanları çölün kumlarını suladı. Hiçbiri bu ölümcül savaşçıya bir darbe bile indiremedi. Çatışmada kolayca ilerleyerek atlılara amansızca yaklaşıyordu. Paralı askerler teker teker can verdi. Hâlâ hayatta kalanlar bir anda dönüp bu durdurulamaz hasımdan kaçmaya başladı.
Paralı askerlerin lideri tabancasıyla yalnız savaşçıya nişan alıp ateş etti. Savaşçı son anda olanaksız bir şekilde yana çekildi. Atış miğferinin kenarını sıyırıp geçti. Lider küfredip tekrar atış yapmak için silahını kurdu... ama yetişemedi.
Savaşçı kalkanıyla dosdoğru kafile liderinin göğsüne vurdu. Adam atının eyerinden yere yuvarlandı. Çok kötü düşmüştü. Savaşçı göğsüne basıp onu yere mıhlayınca yüzünü buruşturdu.
Yukarı baktı. Düşmanının yüzünü tanıdığını büyük bir şaşkınlıkla fark etti. Zihninde, daha Rakkorlar arasında yaşadığı zamandan kalma bir isim canlandı.
“Atreus,” dedi. “Bu sen misin?”
Rakkor, cevap olarak mızrağını aşağı indirip liderin göğsünü deldi.
“Atreus diye biri yok artık,” dedi savaşçı. “Bundan sonra ebediyen sadece Pantheon var.”
Can çekişen adamın dudaklarından köpüklü kanlar aktı. Sonunda hareketsiz kaldığında Pantheon mızrağını çekip arkasını ona döndü. Alacakaranlık akşam karanlığına dönüşmüş, gökyüzünde sayısız yıldız parlamaya başlamıştı.
Alev alev yanan bir göktaşı uzaklarda, birkaç yüz kilometre doğuda kalan dağlara doğru inmeye başladı.
Pantheon gözlerini kıstı. Karanlığa doğru, “Vakti geldi demek,” dedi ve Targon Dağı'na giden uzun dönüş yoluna koyuldu.